ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Nov 01st

Son Guncelleme07:55:56 PM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Hacıvat ile Karagöz


Hacıvat ile Karagöz

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Karagöz ile Hacıvat

 

KARAGÖZ OYUNLARININ TARİHÇESİ

Gölge oyunu;deriden yapılan tasvirlere arkadan vuran ışığın tasvirlerin gölgesini beyaz bir perde üzerine yansıtması temeline dayanır.
Doğu kültürlerine özgü bir sanat olan gölge oyununun ortaya çıkışı hakkında değişik rivayetler vardır. Bir rivayete göre Çin hükümdarı Wu (M.Ö. 140-87) karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav Wong adlı bir çinli, hükümdarın üzüntüsünü hafifletmek için sarayın bir odasına gerdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini ölen kadının hayali diye sunar. Bir başka rivayete göre ise Hint’ten çıkmış 4. ve 5. yüzyıllarda Java’ya geçmiş ve buradan da batı dünyasına yayılmıştır.


Hacıvat ile KaragözGölge oyunu tekniğinin Türk toplumunda ne zaman kullanılmaya başlandığı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir görüşe göre Çinlilerden Moğollara onlardan da Türklere geçmiştir. Daha sonra da Türk akınlarının istikametine paralel olarak batıya geçmiştir. Bu tekniğin Türk halk kültüründe ne zaman Karagöz olarak ortaya çıktığı hakkında değişik görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı Sultan Orhan devrinde (1324-1362) Ulucami’nin inşaatı sırasında Bursa’da geçmiştir. Cami inşaatında çalışan demirci ustası Kambur Bâli Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz (Hacıvat) arasında geçen nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler işi gücü bırakıp onların etrafında toplanır,bu yüzden de inşaat yavaş ilerlermiş. Bu durumu öğrenen padişah her ikisini de idam ettirmiş.(Bir rivayete göre ise Karagöz idam edilmiş, Hacıvat ise hacca giderken yolda ölmüştür). Daha sonra çok pişman olan padişahı teselli etmek isteyen Şeyh Küşterî başından beyaz sarığını çıkarıp germiş ve arkasına bir şema(ışık) yakarak ayağından çıkardığı çarıkları ile de Karagöz ve Hacıvat’ın tasvirlerini canlandırıp nükteli konuşmalarını tekrar etmiş. O tarihten sonra da Karagöz oyunları değişik mekanlarda oynanır olmuş. Günümüzde de Karagöz perdesine Şeyh Küşterî meydanı denir ve Şeyh Küşterî Karagözcülüğün pîri kabul edilir.

 

D.T.C.F Tiyatro kürsüsü eski başkanlarından Prof. Metin And’a göre ise, 1517 yılında Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in Memlük sultanı Tumanbay’ın Nil nehri üzerindeki Roda adasında asılışını hayal perdesinde canlandıran bir hayal sanatçısını, oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın da görmesini arzu ederek İstanbul’a getirmesiyle gölge oyunu Anadolu’ya girmiştir: “Türkler 16. yüzyılın başında perde gerisinden gölge yansıtma tekniğini Mısır’dan almışlardır. Mısır oyunlarında birbirinden kopuk sahneler bulunduğu için ilk başlarda Türk gölge oyunlarında da buna uyulmuştur. Ayrıca, Mısır gölge oyunlarında belirli, kalıplaşmış kişilere pek rastlanmaz. Nitekim 16. yüzyılda Karagöz ve Hacıvat’ın adını pek duymayız. Böylece, Mısır’dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış, çok renkli, hareketli bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğunun etki alanı çevresinde yayılmıştır. Böylece gölge oyunu Mısır’a yani geldiği yere bu yeni biçimiyle dönüp yerleşmiştir. Nitekim bir çok gezgin, 19. yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.”*

 

Evliya Çelebi’ye göre ise; Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini eşkiyalar öldürmüştür. Karagöz ise Bizans Tekfuru Kostantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise’den kıptî Sofyozlu Balî Çelebidir. Yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacıvat ile buluşup konuşurlardı. Gölge oyunu sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Ancak bilindiği gibi Anadolu Selçuklu devleti 1308-1318 yıllarında son bulmuştur, Evliya Çelebi ise 1611 yılında doğmuştur. Evliya Çelebi'nin kendi doğumundan yaklaşık 300 yıl önceki bir olay hakkındaki görüşlerinin güvenilirliği yoruma açıktır. Karagöz ile Hacıvat’ın gerçekten yaşayıp yaşamadıkları ise hiçbir şekilde ispat edilememiştir.

 

İslam dünyasında bu oyuna zıll-i hayâl (hayal gölgesi), hayâl-el sitare (perde hayâli) gibi adlar verilmiştir.Bazı islam tasavvufçularının eserlerinde hayâl sahnesi Dünya’ya, insanlar ve diğer varlıklar perdedeki geçici hayallere benzetilmiş,oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkları da görünmeyen bir yaratıcının hareket ettirdiği anlatılmıştır.

 

16. yüzyılda hayâl oyununun yaygınlığını ve Osmanlı eğlence sanatlarının başlıcalarından olduğunu gösteren pek çok belge vardır. Şeyhülislam Ebussuut Efendi’nin (1490-1574) hayâl oyununu ibret gözüyle seyretmenin cezayı gerektirmeyeceği yolundaki fetvası bunların en önemlisidir.Ebussuut Efendi;

 

Rayetu hayâl al-zılli ekbera ibrâtın
Limen huva fi ilmil-hakikatı râkı
Şuhusun ve eşbahun temerru ve tankadî
Vatefna serian vel-muhariku bakî.


(Gerçek biliminde yükselmek isteyenler için gölge oyununda büyük ibretler olduğunu gördüm. Kişiler, kalıplar gölge gibi gelip geçiyor ve çabucak yok oluyor, onları oynatan ise durucu kalıyor) demiştir.


17. yüzyılda belgeler daha da çoğalmaktadır .Evliya Çelebi, Naima gibi yerli yazarların eserlerinden ve o çağda İstanbul’da bulunmuş Avrupalıların anı ve gezi kitaplarından öğrenildiğine göre ramazan ayında kahvehanelerde, başka zamanlarda da evlenme, doğum, sünnet düğünü vs. dolayısıyla saray, konak ve evlerde yapılan şenliklerde oynatılan bu oyunlar Osmanlı toplumunun belli başlı eğlencelerinden biriydi.

 

19. yüzyılda da yine sarayın ve halk toplantılarının gözde eğlencelerinden olan olduğunu yerli ve yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Söz konusu yerli kaynaklara göre, II. Mahmut devrinde şehzadelerin sünnet düğününde geceleri on bir ayrı yerde Karagöz oynatılmıştır. Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinde bazı Karagöz sanatçıları Mızıkayı Hümayun himayesine alınmışlardır. Bu dönemde yetişen karagöz sanatçılarının kimisinin tekkelerden (Şeyh Fehmi efendi, Müştak Baba), kimisinin medreseden (Darphaneli Hafız efendi, Hafız Mehmet efendi). Kimisinin Enderundan (Enderunlu Hakkı bey, Enderunlu Tevfik efendi), kimisinin katiplikten (Katip Salih efendi), kimisinin cerrahlıktan (Cerrah Salih efendi), pek çoğunun da esnaflıktan (Yorgancı Abdullah Efendi, Püskülcü Hüsnü Efendi, Kantarcı Hakkı Efendi, Hamamcı Süleyman Efendi, Yemenici Andon Efendi, Çilingir Ohannes Efendi) olduğu görülür.

 

Esnek yapısı itibariyle doğaçlamaya ve güncel olayların işlenmesine son derece açık olan Karagöz perdesi, zamanının en önemli toplumsal yergi vasıtasıydı. Halkın beğenmediği hükümet kararlarını eleştirdiği ve kamuoyunu temsil ettiği dönemler vardır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Karagöz sanatçıları devlet ileri gelenlerinden bazılarının hırsızlığını,rüşvetçiliğini vs. perdede canlandırdıkları için bu taşlamalar çok keskin bulunmuş, oyunlar yasaklanmış, devlet ileri gelenlerinin perdeye yansıtılmaları ağır cezalara bağlanmış, bu yasaklamalardan sonra Karagöz sıradan, kaba saba bir güldürü durumuna düşmüştür. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir süre daha yaşayan Karagöz, zaman içinde tiyatronun, sinemanın daha sonra da televizyonun hayata girmesiyle tamamen etkisini kaybetmiştir. Ancak Karagöz oyunlarının etkisini kaybetmesindeki sebep sadece teknoloji alanındaki gelişmeler olmamıştır. 17. yüzyılda başlayan batılılaşma çabaları yirminci yüzyılın başlarında etkisini göstermeye başlamış, geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli özelliği olan doğaçlama geleneği terkedilmiş bunun yerini batı tiyatrolarında olduğu gibi yazılı metinler almıştır. Yazılı metne bağlı kalarak oynatılan Karagöz oyunları, yeni oyunlar yazılamadığı için çağa ve insanların kültürel gelişimlerine ayak uyduramamış, eskiden oynatılan oyunların aynısının tekrar tekrar perdeye getirilmesi insanların ilgisini çekmez olmuştur. Ancak doğaçlama geleneğine geri dönülmesi durumunda Karagöz eskiden olduğu gibi saygın ve yaygın bir duruma gelebilecektir, aksi takdirde önümüzdeki on yıllar içinde Karagöz sanatımız tarih kitaplarının arasında kalıp yok olmaya mahkumdur.Ne yazık ki günümüzde artık bir avuç gönüllü tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır....

 

*GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU.s.278.Metin And..İnkilap Kitabevi 1985


 

KARAGÖZ MUSİKİSİ

 

 Gölge oyunu Karagöz’de musiki önemli bir rol oynar.Karagöz’ün ayrılmaz bir parçası olan musiki bu oyunlarda kendine özgü bir nitelik kazanmış, Osmanlı şehir eğlence musikisinin bir türü haline gelmiştir.

 

 Musikinin yer almadığı bir Karagöz oyunu düşünülemez. Musiki Karagöz’de Osmanlı-Türk musikisinin değişik türleri ile beste şekillerini içinde toplar.Klasik musikinin kâr, karçe, murabba, beste, semai, şarkı gibi beste şekilleri; gazel ve taksimler; şehir eğlence musikisinin köçekçeleri, tavşancaları ve oyunhavaları; Anadolu’nun ve Rumeli’nin türküleri dışında, oyunlarının konuları  gereği olan Arapça ve Yahudice güfteli şarkılar, Çingene şarkıları, Rum ve Ermeni kültürlerine özgü ezgiler, vals, polka, opera aryası gibi batı müziği parçaları da Karagöz musikisinde yer almıştır.Oyunların konuları musiki repertuarının gittikçe genişlemesini sağlamıştır.Karagöz musikisinin tesbit edilebilen repertuarı daha çok 19. ve 20. yüzyıl Türk musikisine aittir.Ancak, bu repertuarda, Abdulkadir Meragi’ye mal edilen kârlar, Seyyid Nuh, Itrî, Kassamzade, Ebubekir Ağa, Tab’î, Sadullah Ağa, Mustafa Çavuş gibi bestecilerin eserleri de bulunması, bu arada Batı müziği eserlerine de yer verilmesi Karagöz musikisinin sabit olmadığını, Türk musikisindeki ve Türk toplumundaki değişime uyum sağlamak amacıyla her dönemde değiştirildiğini gösterir.Son dönemlerde doğrudan Karagöz oyunları için şarkı besteleyen besteciler de çıkmıştır.

 

 Karagöz musikisi şu üç bölümde ele alınabilir:Semai, Gazel, Hayal şarkıları.”Semai”nin klasik Türk musikisindeki ağır, yürük ve saz semaisi şekilleriyle bir ilgisi yoktur. Klasik musikiye özgü kâr, kârçe, murabba beste, semai, şarkı gibi beste şekillerinin toplu adıdır “semai” burada. Semaileri hep Hacıvat okur. Bunlar daha ağırbaşlı eserler olduğu için genellikle oyunun başında okunur. Bu eserlerin tamamı okunmaz, sadece zemin ve teslim bölümlerinin okunmasıyla yetinilir. Gazel, bildiğimiz gazeldir. Hayal şarkıları ise şarkı ve türkülerdir. Günümüze kadar iki yüzü aşkın hayal şarkısı tespit edilebilmiştir. Bazı hayal şarkıları oyunlarda sık sık okunduğundan bu şarkılar oyun tipleriyle adeta özdeşleşmiştir. Bu tür şarkılar oyun tiplerine uygun bir güfte ve ezgi yapısı içindedir.

 

 Karagöz oyunlarında kullanılan çalgılar “perdedeki çalgılar” ve “perde gerisindeki çalgılar” olarak ikiye ayrılabilirler.Perdedeki çalgılar bağlama, Karadeniz kemençesi,davul, zurna, kabak, tulum gibi halk sazlarıdır. Perde arkasında kullanılanlar ise kanun, ud, keman, zurna yahut klarnet, def gibi klasik musikide kullanılan sazlardır. Zil, zilli maşa, nakkare kullanıldığı da olur.

 

 Osmanlı toplumundaki etnik ve dîni cemaatlerin kültürleri Karagöz musikisine canlı bir şekilde yansımıştır. “Kaminamoz elde aki, yo kero poraki” (Balat kapısından girdim içeri) Yahudice güfteli şarkı, “Çeribaşının gelini” adlı Çingene şarkısı, arapça “Befta hindi şeş harir” güfteli şarkı ile Laz, Ermeni, Kürt kültürlerine özgü ezgiler bu tür parçalardır.Karagöz oyunlarında zenneler de şarkı söylerlerdi.Karagöz oyunlarında halk musikisi de imparatorluğun çeşitli şehir, kasaba ve yörelerinin kültürlerini yansıtır.Oyunlarda Bolulu Bolu türküsü, Harputlu Harput türküsü, Arnavut ve Rumelili Rumeli türküsü söyler. Böylece taşranın musiki kültürü ve zevki de hayal perdesinden payitahta girer.

 

 Eski İstanbul’da padişahtan, okumuş çevrelerden en sade halk insanına kadar herkes Karagöz oyunlarının tiryakisiydi. Karagöz bu yönüyle birleştirici bir şehir kültürü ürünüydü. Karagöz’ün bu yönü musikisine de yansımıştır. Bu geleneksel oyunların ağırbaşlı klasik eserlerden hafif şarkılara ve oyun havalarına kadar genişleyen repertuarı İstanbul şehir musikisinin ve şehir zevkinin anlamlı bir ifadesidir.*

 

 

 

KLASİK OYUNLARDA KULLANILAN ESERLERİN TİPLERE GÖRE LİSTESİ

HACIVAT

1)On kerre demedim mi sana sevme dokuz yar
2)Ah bir elif çekti sineme canân bu gece (Muhayyer Yürük Semai)
3)Dîdem yüzüne nâzır, nâzır yüzüne dîdem(Şehnaz Ağır Semai)
4)Sâkî ele al câmı safâ(Uşşak Yürük Semai)
5)Ah benim âfeti cihânım(Yegah Aksaksemai)
6)Etti o güzel ahde vefa müjdeler olsun(Segah Yürük Semai)
7)Her güzel böyle nazlı mı olur(Beyati)
8)Gelse o şuh meclise naz-u tegaful eylese(Rast Yürük Semai)
9)Amed nesim-i subh-u dem(Rast Nakış Beste)
10)Sözü canları bağışlar(Ferahnak Aksak Semai)
11)Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü(Rast Semai)
12)Muntazır teşrîfine hazır kayık(K.Hicazkar)

KARAGÖZ

1) Ben bir teferrücte baş kalfa iken(Hüseynizemzeme Türkü)
2) Kavak kavaktan uzundur(Aydın Türküsü)
3)Bülbül olsam kona da bilsem dallere(Karcığar Köçekçe)

ÇELEBİ

1)Üsküdara gider iken aldı da bir yağmur(Nihavend İstanbul Türküsü)
2)Cana rakibi handan edersin(Uşşak Curcuna)
3)Sabah oldu uyansana(Eviç Türkü)
4) Aşkınla sinem dağlarım(Hicaz Düyek)
5)Niçin nalendesin böyle(Hüzzam Düyek)
6)Teşrifini özler canım(Hüzzam Düyek)
7)Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü(Rast Semai)
8)Gönlüm yine bir ateşi hicrana dolaştı(Nihavend Aksak)
9)Dil hun olurum yâd-ı cemalinle ben senin(Hüzzam Semai)

ZENNE

1)Gel beni vaslınla şâd et(Hüseyni Ağır Aksak)
2)Nigahı mestine canlar dayanmaz(Sabâ Devrihindi)
3)Âteş-i sûzan-ı firkât(Hicaz Curcuna)
4)Hab-ı gahı yare girdim arz için ahvalimi(Rast Devrihindi)
5)Bir güzel kız salıncakta sallanır(Nihavend Düyek)
6)Gelmiş değil böyle peri(Sabâ Semai)
7)Niçin nalendesin böyle(Hüzzam Düyek)
8)İstanbuldan üsküdara yol gider(Muhayyer İstanbul Türküsü)
9) Evvel benim nazlı yarim severim kimseler bilmez

TUZSUZ DELİ BEKİR-MATİZ-BEKRİ MUSTAFA

1)Külhanbeylik omuzdaşlar bize pek şandır(Hicaz Düyek)
2)Nice sevmeyeyim a dostlar bir acaip dili var(Şehnaz Evsat)
3)Bir gemim var salıverdim engine(Eviçhuzi)
4)On yedi tek düz mastika içtim(Uşşak)

ARAP

1)Befta hindi şeş harir(Nihavend)
2)Hobeleka hobelekadın

TİRYAKİ

1)Fesleğen ektim gül bitti dalında bülbül öttü(Isfahan Aksak)

YAHUDİ

1)Balat kapısından girdim içeri(Hüseyni Türkü)
2)Altın tasta gül kuruttum(Acemkürdi Aksak)

BEBERUHİ

1)Vardım halebe bindim dolaba(Sabâ Düyek)

ACEM

1)Isfahanda bir kuyu var içinde tatlı suyu var(Müstear Curcuna)

BABA HİMMET

1)Kekliği düz ovada avlarım(Ankara Türküsü)
2)Dağda davar guderum(Ankara Türküsü)

 

KAYSERİLİ

1)Gökte yıldız sayılır mı hey
2)Kayserinin kızları(Kayseri Türküsü)

 

LAZ

1)Yavuz geliyor yavuz(Hüseyni Türkü)

FRENK-RUM

1)Polka

ERMENİ

1)Ezirgandan kemahtan yar gelir oynamaktan(Hüseyni Türkü)

ZEYBEK

1)Efeyim severim ben(Nihavend Aksak)
2)Sarı zeybek şu dağlarda(Tahir Aydın Türküsü)

ÇİNGENE

1)Çeribaşının gelini pek ince sarmış belini(Nihavend Aksak)

BOLULU AŞCI

1)Armut dalda sıra sıra(Uşşak Bolu Türküsü)

KÖÇEK-ÇENGİ-DANSÖZ

1)Rumeli karşılaması(Rumeli Türküsü)

FERHAT

1)Sabah oldu tan yerleri atıyor(Mahur Evsat)

ARNAVUT

1)Alişimin kaşları kare(Rumeli Türküsü)

PÎŞEKAR

1)Pişekar havası(Segah)

GEMİ(çekilirken)

1)Heyamol deyin kardaşlar(Rast)

 Yukarıda da belirtildiği gibi Karagöz oyunlarında kullanılan şarkılar sabit değildir, eğer sadece bu şarkılarla kısıtlarsak Karagöz’ün gelişimini önlemiş oluruz. Değişen zamana uyum sağlayarak, tiplerin genel karakterine uygun olan başka şarkılar da Karagöz oyunlarında kullanılabilir. Önemli olan kullanılacak şarkıların o tipin genel karakteristiğine uygun olmasıdır.

 

KARAGÖZ OYUNUNUN TİPLERİ

KARAGÖZ: Oyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu Karagöz’dür.Okumamış bir halk adamıdır. Hacıvat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz ya da anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da Türkçe dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan Hacıvat ile alay eder.Her işe burnunu sokar,her işe karışır,sokakta olmadığı zaman da evinin penceresinden uzanarak, ya da içerden seslenerek işe karışır.Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır.Çoğu zaman işsizdir, Hacıvat’ın bulduğu işlere girip çalışır. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Karagöz tasvirleri vardır. Kadın Karagöz, Gelin Karagöz, Eşek karagöz, Çıplak Karagöz, Bekçi Karagöz, Çingene Karagöz, Tulumlu Karagöz, Davullu Karagöz, Ağa Karagöz v.s.

HACIVAT: Tam bir düzen adamıdır.Nabza göre şerbet verir, eyyamcıdır.Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar.Az buçuk okumuşluğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever.Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder.Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Hacıvat tasvirleri vardır. Keçi Hacıvat, Çıplak Hacıvat, Kadın Hacıvat, Kahya Hacıvat.

ÇELEBİ: İstanbul ağzı ile kusursuz bir Türkçe konuşur.Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır. Nazik ve çıtkırıldım bir tiptir. Elinde şemsiye,çiçek demeti ya da baston olan değişik Çelebi tasvirleri vardır.

ZENNE: Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak Zenne denir. Salkım İnci, Şallı Natır, Nuridil, Dimyat Pirinci, Şekernaz, Yedi dağın çiçeği Hasırasıçtının kızı Rabiş, Cemalifer, Hürmüz Hanım, Dürdane Hanım, Şetaret (Arap halayık), Dilber, Nâzikter.

TİRYAKİ: Afyon yutup pineklemekle ömür geçiren, olayın en can alıcı yerinde uyuklayan bir tiptir. (Nokra çelebi)

BEBERUHİ: Altıkulaç Beberuhi lakabıyla anılır.Yaşı büyük aklı küçük idiot bir tiptir.

TUZSUZ DELİ BEKİR:Bir elinde içki şişesi,bir elinde tabanca ya da kama vardır.Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer.

MATİZ: Matiz çingenece sarhoş demektir. Matiz,zeybek,efe,sarhoş,külhanbeyi tiplerinin hepsi yaklaşık olarak aynı tiplerdir.(Bekri Mustafa, Bekri Veli, Sakallı Deli, Hımhım Ali, Hovarda Çakır, Kırmızı Suratlı Bakır, Burunsuz Mehmet, Çopur Hasan, Cingöz Mustafa)

HİMMET: Kastamonu’lu Himmet olarak da geçer.Sırtında baltası vardır.Kaba saba bir tiptir.Karagöz oyunlarının en iri tasviridir.Yaklaşık 55 cm boyundadır.

LAZ: Tipik bir Karadenizli tiplemedir. Koyu bir lehçe ile konuşur.Çenesi düşüktür. Bunların dışında Osmanlı imparatorluğu döneminde yaşayan her tip Karagöz oyunlarında yerini almıştır.Bu tiplerin başlıcaları şunlardır.

BOLULU AŞÇI, RUM, KAYSERİLİ, RUMELİLİ, KÜRT, YAHUDİ, ARNAVUT(MESTAN AĞA, BAYRAM AĞA, CELO AĞA, RECEP AĞA, ŞABAN AĞA, RAMAZAN AĞA), ÇERKEZ, ACEM(PÜSER, NÖKER), AK ARAP (HACI FiTİL, HACI KANDİL, HACI ŞAMANDIRA) ZENCİ ARAP, AK ARAP, ERMENİ, AYVAZ SERKİS, FRENK, İMAM, HAHAM, DOKTOR, KÜLHANCI, KİLCİ, PİŞEKAR, KAVUKLU, SÜNNETÇİ, HOKKABAZ, ÇENGİ, KÖÇEK, CAMBAZ, DENYO, SOYTARI, CAZULAR, CURCUNABAZLAR, TULUMBACILAR, CİNLER, AŞIK HASAN, İSKELE KAHYASI, FERHAT, CANAN, TAHİR, ÇİNGENE, KARAGÖZ’ÜN OĞLU-(YAŞAR), HACIVAT’IN OĞLU-(SİVRİKOZ), HACIVAT’IN KIZI, DEDİĞİGİBİ, TAVTATİKÜTÜPATİ, DEMELİ, SEYMENLER, ZÜHRE’NİN BABASI, ŞİRİN’İN ANNESİ, BOK ANA, HIMHIM, KEKEME, DELİLER, DANSÖZ v.s.

 

 

Orhan Gazi babası Osman Bey'in anısına o dönem ki başkent Bursa'da büyük bir camii yaptırmaya karar vermiş. Emrindeki bütün mimarları çağırmış huzuruna. "Babam Osman Gazi'nin anısına güzel olduğu kadar görkemli bir camii yapılmasını istiyorum. En güzel projelerinizi yapın getirin bana." demiş onlara. Kısa bir süre sonra bütün mimarlar en güzel projeleriyle Orhan Gazi'nin huzuruna gelirler. Bütün projeleri tek tek inceleyen Orhan Gazi içlerinden en beğendiğinin sahibi mimarı çağırtmış ve ona kusursuz bir işçilik istediğini söylemiş; "Yörenin en iyi ustaların bulacaksın ve en kaliteli malzemeleri kullanacaksın, hiçbir masraftan da kaçınmayacaksın" diye de belirtmiş. Mimarbaşı birkaç gün içerisinde ülkenin dört bir tarafından en iyi ustaları toplamayı, en kaliteli ve güzel malzemelerin getirtilmesini sağlamış ve sultanın huzuruna çıkmış. Mimarbaşı; "Padişahım" demiş, "Yörenin en iyi duvar, demir, ahşap ustalarıyla en becerikli hat sanatçıları ve nakkaşlarını topladım. İnşatta kullanılacak bütün malzemeler kılı kırk yararak seçildi. Biz hazırız, emir verirsen hemen başlamak isteriz bu kutlu işe" Mimarbaşı'nın anlattıklarından son derece memnun görünen Orhan Gazi, " Mimarbaşı beni çok iyi dinle" demiş. "Söylediklerin güzel, hemen başlayabilirsiniz camiyi inşa etmeye ama aç kulaklarını dinle şimdi. Bil ki bu camii benim için çok önemli. Bu yüzden ,her kim ki inşaatın yavaşlamasına veya işlerin aksamasına sebep olursa o an kellesini vurdururum. Şimdi çıkın gidin başlayın camiyi yapmaya." İnşaat hemen başlamış tabii ki. Mimarbaşı Kambur Bali Çelebi'yi (Karagöz) demirci ustası, Halil Hacı İvaz'ı da (Hacıvat) duvar ustası olarak görevlendirmiş. Bu iki ustayı da işlerini her ne pahasına olursa olsun aksatmamaları için de sıkı sıkı tembihlemiş. Karagöz, mektep okumamış ama inşaatlarda ustaların yanında çalışa çalışa iyice ustalaşmış artık işinin en iyisi olarak anılmaya başlamış cevahir birisiymiş. Tez canlılığı ve hazırcevaplığı yüzünden sürekli başını belaya sokan Karagöz, bu belalardan kıvrak zekasının marifetiyle kurtulmaya çalışırmış. Bu belalar artık onun içinden çıkamayacağı bir hal alınca da yardımına en yakın dostu Hacıvat koşarmış. Hacıvat ise bu yakın dostunun aksine, medrese de eğitim görmüş, her konuda bilgisi olan görgülü ve bilgili birisiymiş. Karagöz'le hemen her konuda sürtüşse de yine de en iyi dostuymuş Karagöz onun.Sultan'ın babası için yaptırdığı inşaat çalışmaları tüm hızıyla sürüyormuş. İşçiler, ustalar, mimarbaşı camiyi sultanlarının istediği şekilde ve zamanda hazır etmek için var güçleriyle çalışıyorlarmış. Mimarbaşı ve ustalar, didişmeleri bütün ülke tarafından bilinen Hacıvat ve Karagöz'ü de birbirlerinden ayrı tutmak için de uğraşıyorlarmış bir yandan. Bu duruma en çok kızanların başında da hiç şüphesiz can dostu Hacıvat'la didişemeyen Karagöz geliyormuş. Gözünü kestirdiği Hacıvat'a mimarbaşı'nın yanında sokulamayan Karagöz, mimarbaşı'nın malzeme almak için şehre gitmesini fırsat bilmiş ve yanına sokulmuş Hacıvat'ın. Hacıvat can dostunu yanında görünce sevinmiş ve ona dönmüş demiş ki; - Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin - Şule levendim, turp dikenim hoş geldin diye karşılık vermiş Karagöz. Hacıvat Karagöz'ün huyunu bildiği için kızmamış ve yine güleç yüzüyle konuşmuş; - Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin - Kehlelendim, sirkelendim, boş geldim. - Samur kaşlı, ok kirpikli hoş geldin - Salak kaşlı, bok kirpikli boş geldim - Yusuf-ı Beytül Hazenim hoş geldin - Yasef'im, bitli avramım boş geldim - Ahu gözlüm, inci dişlim hoş geldin - Ayı gözlüm, kazma dişlim hoş geldin Hacıvat ile Karagöz böyle birbirleriyle atışırlarken bütün diğer işçiler de başlarında toplanmış onların bu keyifli ve eğlenceli didişmelerini izleyip eğleniyorlarmış.İnşaattaki bütün işçi ve ustaların en büyük eğlencesi haline gelmişler zamanla. Artık ne zaman mimarbaşı inşaattan ayrılsa Hacıvat ve Karagöz birbirleriyle atışmaya başlar hale gelmişler. Diğer bütün çalışanlar da etraflarında toplanıp onları izlermiş. Onlar atıştıkça izleyiciler kendilerinden geçer ve bütün yorgunluklarını unuturlarmış. Günlerden bir gün Padişah babası için yaptırdığı caminin inşaatını kontrole gelmiş.Fakat inşaatın istediği hızda gitmediğini görünce keyfi kaçmış ve hemen mimarbaşını çağırtmış. Mimarbaşı, padişahın caminin inşaatı konusundaki hassasiyetini bildiği için de korkmuş. Padişaha demiş ki " Sultanım nedendir bilmem ama ben malzeme almak, veya başka bir iş için inşaattan her ayrıldığımda işler yavaşlıyor. Bunun sebebini en yakın zamanda öğrenip gereken tedbirleri alacağım. " Orhan Gazi sinirlenmiş ama yine de sorunun sebebini öğrenip, çözmesi için mimarbaşının istediği süreyi vermiş ona. Mimarbaşı bir gün yine "ben malzeme almaya gidiyorum" deyip inşaattan ayrılmış ama hemen yakında bir tümseğin ardına gizlenip işçileri izlemeye başlamış. Bir de bakmış ki kendisinin ayrılmasını fırsat bilen Hacıvat ve Karagöz atışmaya başlamışlar ve bütün çalışanlar da onların bu atışmalarını izlemek için etraflarında toplanmış. Mimarbaşı hemen soluğu Orhan Gazi'nin sarayında almış ve padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha olup bitenleri ve inşaatın yavaşlamasının sebeplerini anlatmış. Bunu duyan Orhan Gazi çok sinirlenmiş ve derhal bu iki işçinin asılmasını emretmiş."Onlar asılsın ki bu diğer bütün işçilere ders olsun" demiş. Padişahın emri derhal yerine getirilmiş ve Hacıvat ve Karagöz çalıştıkları inşaattan apar topar alınarak asılmışlar hemencecik. Padişahın bu kararı inşaatta olduğu kadar bütün şehirde de büyük bir üzüntüyle karşılanmış. İnsanlar merhametli, şefkatli, halkı ve ulemayı seven padişahlarının böyle bir şey yapmasına çok üzülmüş ve her taraftan bu hoşnutsuzluklarını hissettirmişler padişaha. Orhan Gazi de kısa bir süre sonra hatasını anlayıp vicdan azabı duymaya ve yaptığı bu yanlışa üzülmeye başlamış. Padişahın bu üzüntüsünü gören Şeyh Kuşteri adındaki uleması sultanının üzüntüsünü hafifletmek için kendince bir yol bulmuş o anda. Başındaki beyaz sarığını çözen Şeyh Kuşteri sarığını açarak mum ışığının önünde germiş. Ayağından çıkardığı çarıklarını da kukla gibi kullanarak sarığın arkasında Hacıvat ve Karagöz'ün atışmalarını taklit etmeye başlamış: Hacıvat: Hasretinle beni koyup gidenin, hoş geldin. Karagöz: Hasta iken turşu suyu içenim, boş geldin Hacıvat: Gel Kargöz, gidelim Göksu'ya yiyelim dolma. Karagöz: Sümüklü burnumu ye de, namerde muhtaç olma..

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy